1994 yılıydı. Ağustos güneşi, İstanbul’un yoğun ve telaşlı kalabalığına inatla vuruyordu. 17 yaşındaki Cem, 49 numaralı İETT otobüsüyle Alibeyköy’den Feriköy’deki İSKİ Elektrik Atölyesi’ne doğru yola çıktı. Cem’in zihni çevresindeki her şeyin ardındaki büyük kuralı anlamaya çalışıyordu. Yüzlerce insan, dar bir alanda, görünmez bir yasanın etkisiyle hareket ediyordu. Bir kişi kapıdan ne kadar hızlı çıkarsa, diğerlerinin içeri girme olasılığı ne kadar artardı? Bu kadar çok bağımsız kararın toplamı, neden her gün aynı derecede kaotik bir düzen yaratıyordu? Otobüs trafikte durduğunda, zamanın akışı neden yavaşlardı? Hızlanmak, gerçekten de zamanı göreceli olarak kısaltır mıydı? Cem, sadece otobüsün hızını değil, hayatın algılanan hızını kontrol eden yasaları merak ederdi. Şişli’den Feriköy’e yürüdüğü yolda, adımları ritmikti, zihni ise serbest dolaşıyordu. Binaların eskiyen sıvalarına, kaldırım taşlarının yer çekimiyle nasıl sabitlendiğine bakardı. Onun için her şey, çözülmesi gereken bir formüldü. O gün, İSKİ binasına yaklaşırken, avlunun kenarında bir kızın, durduğunu fark etti. Serap, torna-tesviye stajyeriydi. Cem, onu daha önce de uzaktan görmüştü. Avludaki büyük, sökülmüş bir makine parçasının önünde eğilmişti. Elindeki aletle parçanın yüzeyini inceliyordu. Dokunulabilir,somut maddenin kusursuz geometrisini arıyordu. İkisi de aynı kurumdaydı, ama farklı dünyaların kesinliğini arıyorlardı. Serap, ölçümünü tamamladı. Sadece elindeki aleti topladı ve ağır, kararlı adımlarla atölyenin başka bir bölümüne doğru yürüdü. Cem, onun hareketini bir doğa olayı gibi izledi. Aralarındaki temas, ne bir konuşma ne de bir bakışmaydı; sadece aynı merak enerjisinin, Feriköy’ün bu atölye avlusunda, iki farklı biçimde yansımasıydı. Çantasını düzeltti ve atölyeye girdi. İstanbul’un ve hayatın karmaşık denklemleri devam ediyordu.
sevgilim yok
